12 Haziran 2012 tarihinde İstanbul Üniversitesinde düzenlenen “GDO Tanısı 2012” sempozyumu genetiği değiştirilmiş organizmaların üretimi, dünyadaki pazarı, geleceği ve Türkiye’deki durumuna ilişkin akademik bilginin topluma akışına vesile oldu. GDO denilince sadece tarım ürünleri üzerinden yapılan tartışmalar halkta “GDO”nun bir çeşit canavar gibi algılanmasına neden olmakta. Moleküler biyologlar bu teknolojilerin 1980’lerden beri var olduğunu ve hızla geliştiğini biliyor olsa da bu konuların toplumda kolay anlaşılmasını bekleyemeyiz. O nedenle GDO’ların Üniversite ortamında ele alınması ve tartışılması her kesimden katılımcı açısından büyük değer taşımaktaydı.  Bu yazıda kısaca  GDO’ların neden sadece tarım ürünleri olmadığı üzerinde durmak istiyorum. Günümüzde bir çok farmasötik (ilaç ve benzeri ürünler) ve aşılar GDO’lara ürettiriliyor. Bu tür biyoteknolojik üretimlere ayrılan AR-GE bütçeleri EFPIA verilerine göre otomotiv ve elektronik sanayinden daha yüksek.

Konuyu biraz açalım. Tarım ürünlerindeki GDO’lara gelmeden önce, “biyoteknoloji”nin gelişimini görmek ve anlamak zorundayız.  Bu konudaki ilk adımlardan biri 1972 yılında ABD’de Stanford Üniversitesinde ilk rekombinant DNA moleküllerinin elde edilmesiydi.  Hatta bu üniversiteden Paul Berg 1980’de yaptığı çalışmalarla Nobel kimya ödülünü aldı. İzleyen yıllarda ilk rekombinant bakterinin eldesi ve genetiği değiştirilen bir organizmanın patent hakkının Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından onaylanması sonrasında biyoteknolojik uygulamalar çeşitli üretim sektörlerine girdi ve özellikle ilaç sanayini, hastalık araştırmalarını ve tarımı etkilemeye başladı. Maya hücresinde, bakteride ve virüslerde kaliteli farmasötik üretebilmek adına uzun yıllar süren araştırmalar sonuçsuz kalmadı.  Günümüz itibariyle ABD’de satılan ilaçların %20’ye yakını “genetiği değiştirilmiş” organizmalarda ürettiriliyor. Bu ilaçlar içinde aşılar %37, farmasötikler %10’luk bir oranda. Sonuçta ilaçların çoğu kimyasal yolla üretiliyor. Ancak, biyojenerik adı verilen  farmasötikler arasında hormonlar gibi daha karmaşık yapıda moleküller var ve bunların satış gelirleri oldukça yüksek. Örneğin romatoid artiritte kullanılan enbrel® bu sınıftaki ilaçlardan biri (2012’de 6.5 milyar dolar), yine kronik böbrek yetmezliğiyle ilişkili anemide kullanılan Epogen® temelde kan yapımında rol oynayan bir hormon (eritropoetin) ve genetiği değiştirilmiş memeli hücrelerine (CHO) ürettirilerek saflaştırılır. Bu alanda en bilinen örnek ise bakteride  üretimi oldukça optimize edilmiş olan ve diyabet hastalarını yakından ilgilendiren “insülin”. 2009 yılında SemBiosys şirketi aspir bitkisinde ürettiği insülinin bakteriyel insülinden farksız olduğunu gösterdi ve piyasaya sürme aşamasına geldi. Bunların dışında “kişiye özel ilaç” yapılacak söylemleri de boş çıkmadı. 2011’de FDA’nın onayladığı yeni bir ilaç  (Zelboraf) melanoma (deri kanseri) hastaları arasında sadece özel bir mutasyonu taşıyanlar için geliştirildi. Zelboraf’ı pazarlayacak olan Roche yıllık 1 milyar dolar satış geliri bekliyor. Bu örnekler GDO’larda üretilen ilaçların geleceğinin parlak olacağını işaret ediyor.

YENİ BİYOTEKNOLOJİK ÜRETİMLERE DOĞRU

Sempozyumda ele alınan konulardan biri de bu üretimlerin  geleceği idi. Örneğin günümüzde üretilen aşıların %20’si rekombinant aşıdır.  Hepatit B ilk üretilen rekombinant aşıdır.  Hepatit B önceleri maya ve bakteride (“genetiği değiştirilmiş”) üretiliyordu. Şimdi bitkilerde üretilmesi için yoğun AR-GE çalışmaları yürütülüyor. Gerek farmasötikte gerekse aşıda yüksek canlılarda (bitki ve hayvansal sistemler) üretim, proteinlerin daha kaliteli katlanmalar yapması nedeniyle tercih edilen ancak maliyeti yüksek bir yol.  Bu üretimlerin şeklini belirleyecek gelişmeler ise moleküler genetik araştırmalara bağlı. Örneğin aşı üretiminde memeli ya da bakteri hücreleri transforme edilerek antijen üreten fabrikalara dönüştürülebiliyor. Ya da antijeni kodlayan gen bir virüsün genomuna sokularak bu virüsle inoküle edilen canlılarda immün sistem uyarılıyor (Bknz. Hepatit B, AIDS ve influenza aşıları). Bir diğer yol antijeni kodlayan gen dizisinin tanımlanması ve protein dizisinin sentetik olarak üretilmesidir ki “sentetik biyoloji” oldukça ilgi çeken bir daldır. Gelecekte mekanik ve termal stabiliteleri yüksek proteinlerin tasarımları sentetik biyoloji kullanılarak çok daha karmaşık yollarla yapılabilecek. Ayrıca, moleküler hücre biyolojisindeki gelişmelere bağlı olarak kansere karşı yeni “anti-sens ilaçlar” ve rekombinant füzyon proteinleri geliştirilebilecek. İnsan genom projesi öncesinde 175 civarında biyoteknolojik ilaçdan bahsedilirken proje sonrasında 3500’den fazla potansiyel ilaçdan söz edilmesi düşündürücü.

Sempozyumda tarımdaki GDO’lar ve bitkilerdeki üretimler de mercek altındaydı. Gelecek yazıda…

Advertisements