Buğday en önemli  besin kaynaklarımızdan biri . Yerel ve modern ziraatle geliştirilen buğday çeşitleri, uzun zamana kadar biyoteknolojinin de ilgi alanındaydı.  İlk  GD (genetiği değiştirilmiş)  buğdayı Monsanto şirketi  üretti ki  MON 71800 yada  “Roundup Ready” olarak biliniyor. Bu buğday hattına aktarılan gen, bitkiyi glifosat herbisitine (Bir çeşit yabani ot ilacı) karşı koruyan bir enzim üretiyordu. Monsanto, normal ve GD buğday arasındaki besinsel içeriğin aynı olduğunu  hayvan deneyleriyle kanıtlasada toplumda GDO’lara  karşı olan tepki nedeniyle bu ürün pazara sunulmamıştır.    

 Buğday çok sayıda mantar hastalıklarına maruz bir bitkidir. Sarı pas (Puccinia), Septoria ve Fusarium bunlardan bazıları. Özellikle Fusarium (ki ülkemizde F. culmorum türü baskın), başak  ve köklerde önemli derecede enfeksiyon yaparak  toksinler salgılamaktadır. Bu toksinler besin zinciri yoluyla hayvan ve insanlara geçerek mide bulantısı, hormonal dengesizlik ve adını koyamadığımız hastalıklara yol açabilmektedir. Biyoteknolojiyle ilgili kuruluşlar ise buğdayı  mantarlara karşı koruyacak bir gen bulmak istiyorlardı. Böylece bu geni yeni varyetelere aktarabilir ve onları dayanıklı kılabilirsiniz. Yıllar süren uzun melezleme çalışmaları süresince, bu yeni varyeteler oluşturulurken  bitkinin atalarında bulunan bir çok gen kaybolmuştur. Dolayısıyla bu dayanıklılık genlerini bitkinin şu anda kullanılmayan atasal hatlarında aramak makul bir yoldur.  Sonuçta İsviçre’de bir grup Lr34 genini, İngilteredeki bir başka grupta Yr36 genini saptadılar ki bu genler Puccinia adı verilen pas hastalığı etmenine dayanıklılık sağlamaktadır.

Çin ise çok geniş bir proje başlatarak, virüslere mantarlara ve böceklere dayanıklılığı arşatırmaya girişti ve 2015 yılında pazara sunulmaya aday buğday hatları geliştireceğini açıkladı.  

Avustralya’nın Tübitakı CSIRO, tuzlu topraklara dayanıklılığı sağlayan iki gen (Nax1 ve Nax2) saptadı. Bu genler  atasal buğdayda ortaya çıkmıştı. Bu iki gen sayesinde bitki tuzun köklerden gövdeye geçişini engelliyor. CSIRO tarla denemesi yaparak bu genleri taşıyan hatların, normal olanlara göre %25 daha verimli olduğunu saptadı.  Normalde makarnalık buğdayın ekmeklik buğdaya göre tuza daha hassas olduğunu hatırlatalım.

Buğday, içerdiği gluten nedeniyle bazı kişilerde çölyak hastalığına yol açıyor. Washington Üniversitesinde çölyaka neden olan gliadin maddesini içermeyen buna karşılık daha fazla Lizin amino asiti içeren (yani besin değeri artırılmış) buğday geliştirme çalışmaları yapılıyor.  

Ve Kuraklık. Önümüzdeki 20 yılın en önemli sorunu. Bu sadece iklim değişiklikleriyle değil aynı zamanda suyun azalmasıylada ilgili. Kuraklık  büyük buğday üreticileri için (ki Türkiye de dahil) mutlaka önlem alınması gereken bir konu. Avustralya bu konuda yoğun çalışmalar yapan bir ülke. 2007 yılında Victorya bölgesinde buğday üretimi kuraklık nedeniyle %70 azalınca ve bu da 300 milyon dolarlık bir kayba neden olunca, Avustralya GDO buğday çalışmalarına ağırlık verdi. 2007’de 30 farklı GD buğday üretti, ki bunların her birinde en az 6 farklı kuraklığa dayanıklılık geni aktarılmıştı. Bu genler, mısır, tere, yosun ve maya’dan alınıp buğdaya aktarıldı ve buğdayın az su bulunan ortama dayanıklılığı test edildi. Avustralyalı bilim adamları  bu çalışmaları sürdürmekte ve gerekli olduğu zaman kuraklığa dayanıklı buğdayı pazara sürmeyi planlamakta. Bu şekilde genetik mühendisliği yoluyla üretilecek buğday kuraklık, soğuk ve aşırı tuzluluğa daynıklı olarak insanların besin ihtiyacını karşılamaya devam edecek.      

Diğer tahıllar arasında biyoteknoloji yoluyla üretilmiş buğdayın pazara sunulması ve kabul görmesi, GDO karşıtlığı nedeniyle o kadar kolay  değil. Buna karşın, çiftçi ve tüketicilerin nabzını sürekli tutan uluslarası kuruluşlar, raporlar hazırlayıp GD  buğdayın önümüzdeki yıllarda gittikçe daha fazla kabul göreceğini bildiriyorlar. Avustralya, Kanada ve ABD, GD  buğday için AR-GE’ye yatırım yapan ülkeler..

(Kaynak: ISAAA)

Advertisements