Son zamanlarda GDO-“bilinçsiz”-karşıtlarının sürekli gıda güvenliği ve insan sağlığından bahsettiklerini gördük… “bir bakterinin genini alıp bitkiye aktarıyorlar, frakeştayn gıda üretiyorlar” söyleminden başka bir iddaları olmayan bu kesim,  dünyada önemli sektör olarak büyüyen  biyoteknoloji hakkında tek kelime edemiyorlar.  Oysa  bir köpek ısırdığında yada sarılık için doktora gittiklerinde  görecekler ki kuduz ve hepatit aşıları da aslında rekombinant DNA teknolojisi ürünü!, hatta diyabet olan yakınlarının kullandığı “insülin” de aslında bakterilerde üretiliyor..Bir çok ilaç da rekombinant teknolojiyle üretilmekte..Ama onlar biyoteknolojinin geldiği noktayı  görmeyip, hala “bitkiye aktarılan bakteri genini” konuşacaklar. Bazı genetik hastalıkların tedavisinin yakın gelecekte  “gen terapi” adı verilen bir yolla çözümleneceğini de görmeyecekler.

Türkiye’deki gıda güvenliğinde gerçek risk “bilgisizlik”. Öncelikle, GDO, yediğimiz içtiğimiz gıdalardaki toksik bir madde değildir. GDO o gıdaların üretim şeklini belirlemektedir. Zirai üretimde bitki varyeteleri çaprazlanarak üstün özellikler taşıyanlar seçilir. Masamıza gelen hiçbir bitki varyetesi (çeşidi) doğadaki  haliyle gelmez, “organik tarım” o varyetenin çaprazlanarak ıslah edildiği gerçeğini değiştirmez, her üründe “organik tarım” yapılamaz ve aslında tüm ticari tohumlar genetik olarak değiştirilmiştir (!), bu nedenledir ki iki varyete çaprazlandığında yeni oluşana “hibrit” yani melez denir. GDO  ürünlerde ise bu çaprazlama yerine sadece belli bir özelliği belirleyen gen alınıp, bitkiye aktarılır, Amerikada’ki mısır yıllar süren çaprazlamalarla en üstün özellikleri taşır hale gelmiştir, artık orijinal halinden oldukça farklıdır, sonra bu mısıra böcek direnci aktarılmış ve tarlaya tonlarca böcek öldürücü ilaç atılmasına gerek kalmamıştır. Hiç bir ürün %100 risksiz değildir. Gelişmiş ülkelerde risk analizleri sürekli yapılır, maliyetler hesaplanır, denetim her şeyin önündedir.  Tüm bunların ışığında dünyada biyoteknolojik ürünler istatistiksel olarak artmaktadır.

Şimdi gelelim gerçek risklere.

Yediğimiz gıdalardaki aroma, renk ve tatlar çok farklı yapıda kimyasal maddelerin bir sonucu. Bu gıdalar çok çeşitli suni kimyasallar ve hastalık yapıcılar tarafından kontamine edilebiliyor. Bir elmayı yerken üzerindeki virüs ve bakterileri de yiyoruz. Bir günde vücudumuza sayısız mikroorganizma girmektedir (tabii  bunların barsaktaki bakterilere gen transferi yapıp yapmadığını bilemiyoruz). Bildiğimiz gerçek insanın her türlü canlı organizmayla iletişim halinde olduğudur. Bu son genom çalışmalarında ortaya çıkmıştır, DNA’mız üzerinde bakteriyel ve virüs DNA parçaları tespit edilmiştir.

Gıdalar üzerindeki bakteri ve virüslerin her yıl 1 milyar insanı hasta ettiği ve milyonlarcasının öldüğü saptanmıştır.  Ticari ürünlerdeki E. coli 0157 ve  Salmonella ırklarının varlığı önemli bir kriterdir. Son yıllarda hamburger, ıspanak, fıstık ve domatesdeki bakteri bulaşıklığının arttığı da tespit edilmiştir. O nedenle tarlalara tonlarca bakteri ve ot öldürücü serpilir, bu kimyasalların topraktan temizlenmesi yıllar alır.

Böbrek, özafagus kanseri ve bir çok doğumsal bozukluğunun arkasında yediğimiz gıdalardaki “mikotoksinler” (mantar kökenli toksik maddeler) olduğu bilinmektedir. Gıdalara eklenen katkı maddeleri de işin diğer bir boyutudur. Ortalama bir diyette yüzlerce farklı kimyasal bileşik vardır. Örneğin bitkiler maruz kaldıkları böcek ve bakterilere karşı doğal pestisit maddeler salgılar  ve bu maddelerin bir kısmı  toksiktir. Milyonlarca yıllık evrim sürecinde bitkiler kendilerini yiyen hayvanlardan korunmak ve neslini sürdürmek için doğal toksinler üretmişlerdir, örneğin kasava, bazı badem ve elma çeşitleri “siyanid” adı verilen  maddeyi üretir. Bazı bezelye tiplerinde de toksik kimyasallar vardır. Bu tip bitkiler uzun süre yenildiğinde sinir ve kas hastalıkları meydana gelir.

Bitkilerin böylesine karmaşık bir kimyası olması nedeniyle, gıda güvenliği siyah-beyaz bakılacak bir konu değildir. Masamızdaki herhangi bir ürünü, tuzu, sodayı hatta suyu çok fazla miktarda alırsak toksik etki yapar, o nedenle kimyasalın alınma miktarı büyük bir önem taşır. Sonuç olarak, günlük diyetimizdeki pestisitlerin %99’u doğal bitkisel ürünlerdir ve yine  %99’u karsinojendir.

GDO’lar ile ilgili risk değerlendirmeleri Avrupa ve Amerika’da oldukça sıkı denetimlerle yapılıyor, bu nedenle  normal gıdaya göre GDO  ürünlerinin daha çok denetlendiğini söyleyebiliriz. Örneğin, ülkemize giren mısır ve soya yan ürünlerinde, işlenmiş gıdalarda (ketçap, çukulata vs) GDO teknolojisinin izleri olabilecektir. Ancak yediğimiz  sebze ve meyvelerde  böyle bir durum olmadığını Bakanlık açıklamıştır. Dolayısıyla, Türkiye’de henüz yaygın bile olmayan GDO’lara bu kadar karşı çıkmadan önce temel gıda güvenliğinde neredeyiz konusunu tartışmak daha yerinde olacaktır.

Advertisements