Hangi besinlerin sağlıklı hangilerinin sağlıksız olduğu konusunda hergün bir çok gazete haberi ile karşı karşıyayız. Kırmızı et az mı yenmeli? Yada karbohidratı azaltılıp daha çok sebze-meyve mi yemeliyiz? Bir çok kişi bu bilgilerden etkilenerek sıradan beslenme alışkanlıklarını terk ediyor ve sağlıklı olarak nitelendirilen besinlere yöneliyor. Peki çok sağlıklı beslenen kişiler hasta olmuyor mu? Diğer yanda beslenme trendlerini takip etmemiş ve klasik yeme içme alışkanlığını değiştirmeyen –ve aslında neyin doğru olduğunu bizzat kendi keşfetmiş olan- dedelerimiz ninelerimizde durum nasıl?

Burada verilen öğütler açısından önemli bir soru var: “X besininden çok yemek sağlıklı” ama hangi kişiye göre? Hücrelerimizde her an “gen anlatımı” (gene expression) dediğimiz bir process devam etmektedir.  Bu DNA’mızdaki genlerden çeşitli proteinlerin yapılması ve bu protein yapımının kontrolü olarak tanımlanabilir. Çevresel şartların genlerimizi kontrol ettiği bilinen bir gerçek yani “Fenotip” adını verdiğimiz dış görünüşümüz aslında  genetik yapımıza ek olarak çevresel faktörlerle şekillenmektedir. Vucudumuzdaki genlerin aktiviteleri çevresel faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Ancak bazı durumlarda örneğin uyku bozuklukları, ruh-hali değişimleri, düşük metabolizma, yorgunluk, kronik ağrı ve vucut ısısındaki değişimler sonucu gen fonksiyonlarında düşüş olur. Bu belirtiler bir çeşit biyolojik uyarıdır. Ve bu belirtilere dikkat edilmezse sonraki yıllarda hastalıkların gelişimi başlayabilir. Örneğin “Spor yapmak iyidir” şeklindeki basit ifadenin açılımı da aslında düzenli ekzersiz yaparsak hücrelerinizdeki gen anlatımının (expression) iyileşeceği, metabolizmanın doğru işleyeceği ve bu belirtileri bir ölçüde yenebileceğimiz  anlamındadır.

 Cins, ırk, yaş ayrımı olmaksızın insanların ortak yaptığı 3 temel aktivite var: nefes almak, hareket etmek ve beslenmek. Bu aktivitelerin hepsi gen anlatımını değiştirebilmektedir. Örneğin yaşlanan insanlar, uzaydaki astronotlar ve hastalık sonucu kas kaybı olan kişilerin hareketleri sınırlıdır. Bu insanlarda kalp ve akciğer fonksiyonları azalmıştır ve hormon seviyeleri değişmiştir. Vucudun uzun süre hareketsiz kalması genlerin aktivitesini de değiştiriyor. Benzer olarak suyun az alınması vucutta dehidrasyona yol açar ve hücredeki pek çok biyokimyasal reaksiyonun değişimi ile sonuçlanır. Beslenme gen anlatımını değiştiren en temel çevresel faktörlerden biridir. Tek bir öğünün bir etkisi olmayabilir ancak, belli bir beslenme şeklini yıllar boyunca uygulamak ciddi şekilde genlerin aktivitesini düzenleyecektir. Kanser, diyabet ve kalp-damar hastalıklarının arttığı son yıllarda beslenme alışkanlıkları üzerinde bu kadar çok araştırma yapılması da bu nedenden kaynaklanıyor. Özellikle ABD’de AHA ve NHANESIII gibi kuruluşlarca çeşitli risk faktörleri belirlenmekte ve uyarılar yapılmakta.

Diğer yandan yiyeceğimiz besinler konusunda genelleme yapılması doğru mu? Genom projelerinin tamamlandığı ve insanlar arası genetik farklılıkların araştırıldığı günümüzde hiç şüphesiz beslenmenin kişiler üzerindeki etkiside çeşitlilik gösterecektir. Örneğin, yüksek tansiyonu olan birine düşük-tuz diyeti uygulanıyor. Ancak yapılan bir yayına göre yüksek tansiyon hastalarının sadece %30-50’sinin gerçekte tuza duyarlı olduğu tespit edilmiştir. Bu durumda geri kalan kişilerin tuzu düşük diyet uygulamaları tamamen gereksiz bir durum. Yine doymuş yağ ve kolesterolu çok yemek kandaki kolesterolü artırarak kalp krizi riskini artırır şeklinde bir ifade vardır. Ancak yüksek kolesterolü olan bir grup hastanın %41’inde az yağlı diyet uygulamasına rağmen kandaki kolesterol seviyesinin düşmediği gözlenmiştir (Bu vucuttaki kolesterol yapımının genetik doğası ile ilgilidir, çünkü kolesterol yapımı poligenik kalıtım gösteriyor).

Son zamanlarda ciddi bilimsel dergilerde basılmış 156 yayının %82’si meyve ve sebzelerdeki anti-kanser etkili fitokimyasallar üzerinde.

Bunların bazıları: -Fitatlar (tahıl ve soya) -Glukaratlar (Portakal, tahıl, domates) -Alil sülfidler (soğan, sarmısak) -Lignanlar (soya) östojen/testesteron yapımı -İzoflavon (soya) östrojen/testesteron yapımı -Saponin (baklagil) -İndoller, izotiyosiyanat, hidroksibuten (sebzeler).

Bir flavonoid olan naringenin (greyfurtta vardır, portakal, lime ve limonda yoktur), siklosporin içeren bir ilacın etkisini artırmak için cerrahi müdahale görmüş hastalara verilmektedir. Şöyleki, böbrek ve karaciğer organ nakillerinden sonra hastalara greyfurt suyu veriliyor ve bu organ reddini önlemektedir. Burada naringenin esas olarak siklosporini detoksifiye eden bir karaciğer enziminin yapımını baskılamakta (o genin çalışmasını engelleyerek) dolayısıyla siklosporinin vucuttan atılmasını geciktirmektedir. Elbetteki meyve suyu burada ilaç yerine kullanılmıyor ancak bu örnek, özellikle bitkisel kimyasalların genlerimiz üzerindeki etkisinin derecesini göstermek açıcından önemli. Portakalda 170’den fazla fitokimyasal bulunmuştur ve saptanan 60’dan fazla biyoflavonoidin gen anlatımını çeşitli şekillerde değiştirdiği biliniyor, bunlar özellikle anti-enflamatuvar, pıhtılaşma önleyici ve vucuttaki detoksifikasyon sistemlerinde etkilidir.

Sonuç olarak beslenme ile vucudumuza aldığımız kimyasalların çoğu genlerimiz üzerinde etkilidir, o nedenle doğru beslenme şekli yakın gelecekte kişiye özel olacak, genetik yapıya göre düzenlenecek ve belkide bu yaklaşımla hastalıklardan korunarak yaşamı uzatmak mümkün olabilecektir. Bu çalışmaları kapsayan bilim dalına Nutrigenetik adı veriliyor.

(Kaynak: Genetic Nutritioneering, Jeffrey S. Bland, Ketas Publishing)

Advertisements